Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi raporu, ABD’deki iç karartıcı tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle birlikte, başkanın medyaya yönelik saldırılarının “rastgele bir tavırdan çıkıp sistematik bir devlet politikasına” dönüştüğü vurgulanan raporda, Amerika Birleşik Devletleri son 25 yılın en düşük puanıyla 180 ülke arasında 64. sıraya geriledi. Geçen yıla göre 7 basamak birden düşen ABD’nin puanı 61,62 olarak kaydedildi ve ülkenin durumu “sorunlu” kategorisinde tanımlandı.
RSF’nin değerlendirmesine göre, “Bir asırlık kademeli basın hakları genişlemesinin ardından, ABD şimdi basın özgürlüğünde kayda değer ve uzun süreli bir düşüşe tanıklık ediyor.” Raporda başlıca tehdit unsurları şöyle sıralanıyor: devlet kurumlarının eleştirel medyaya karşı araçsallaştırılması, NPR ve PBS gibi kamu medyasına yönelik bütçe kesintileri ve siyasi baskı, medya mülkiyetinde siyasi müdahale ile büyük medya şirketlerinin tekelleşmesi, belirli gazeteciler ve medya kuruluşlarına karşı yürütülen siyasi motivasyonlu soruşturmalar. Tüm bu faktörler, son on yıldır devam eden ekonomik zorluklar ve güven bunalımıyla birleşerek tabloyu daha da vahim hale getiriyor.
“Düşman”dan Mahkemelere: Trump’ın Medyayla İmtihanı
CBS News’in derlediği bilgilere göre, Trump’ın medyaya düşmanlığı ilk kez 2016 seçim kampanyası sırasında “halkın düşmanı” ve “sahte haber” nitelemeleriyle başladı. İlk başkanlık döneminde (2017-2021) bu söylemler eyleme dönüştü: gazetecilere tekrarlanan hakaretler, bazı medya kuruluşlarının Beyaz Saray’a erişiminin kısıtlanması, televizyon yayın lisanslarının iptali girişimleri. 2020 seçimlerini kaybettikten sonra ise Trump, büyük medya kuruluşlarına karşı bir dava dalgası başlattı. CNN’e “büyük yalan” ifadesini kullandığı gerekçesiyle açtığı 475 milyon dolarlık dava reddedilirken, Washington Post ve New York Times’a Rusya soruşturmasıyla ilgili haberler nedeniyle açtığı davalar da sonuçsuz kaldı. Trump’ın kariyeri boyunca toplam 4.000’den fazla dava açtığı, bunların önemli bir kısmının medyaya yönelik olduğu belirtiliyor.
Ancak asıl sıçrama, Trump’ın Ocak 2025’te yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla yaşandı. Artık saldırılar sözel düzeyden çıkıp “sistematik devlet eylemlerine” dönüştü. En çarpıcı örneklerden biri, ABC News’e karşı açılan ve George Stephanopoulos’un E. Jean Carroll davasıyla ilgili sözleri nedeniyle 15 milyon dolar tazminat ve resmi özürle sonuçlanan dava oldu. CBS’nin ana şirketi Paramount’a, Kamala Harris ile yapılan 60 Dakika röportajı nedeniyle açılan benzer bir dava ise 16 milyon dolarlık bir uzlaşmayla kapandı. Trump ayrıca Wall Street Journal (Jeffrey Epstein bağlantılı bir mektup nedeniyle), New York Times, BBC ve Des Moines Register’a karşı da milyar dolarlık davalar açtı.
Eleştirmenlere göre, bu davaların asıl amacı mahkemelerde kazanmak değil; “yıldırma ve otosansür” etkisi yaratarak medya kuruluşlarını astronomik hukuk masraflarına boğmak ve muhalif sesleri susturmak. Bu taktik, otoriter rejimlerin yıllardır kullandığı bir yöntem olarak tanımlanırken, Trump’ın bunu “demokrasinin beşiği” ABD’de uyguluyor olması, ülkenin itibarını derinden sarsıyor. Zira geçmişte Washington, basın özgürlüğü ihlalleri nedeniyle başka ülkeleri eleştirirken, şimdi kendi vatandaşları ve uluslararası kamuoyu önünde aynı suçlamaların muhatabı haline gelmiş durumda.
Devlet düzeyinde ise Trump yönetimi, Ulusal Kamu Radyosu (NPR) ve Kamu Yayıncılık Servisi’nin (PBS) bütçesini sert şekilde kesti, Associated Press’in Beyaz Saray’a erişimini sınırlandırdı ve Federal İletişim Komisyonu (FCC) aracılığıyla televizyon kanalları üzerinde baskı kurdu. RSF, tüm bu adımları “sistematik bir politikanın parçası” olarak nitelendirerek, ABD’nin 2026 endeksinde 64. sıraya tarihi düşüşünün ana nedeninin Trump’ın bu uygulamaları olduğunu vurguluyor.
yorumunuz